Abdullah bin Cahş(ra)

DOĞRANAN ŞEHİD ABDULLAH BİN CAHŞ (R.A)

“Kendilerine kitab verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Rasulü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini din edinmeyen kimselerle, zelil olarak elleriyle cizye verinceye kadar savaşın. “Tevbe; 29

Mekke’de hayat, başıboş bir halde, sorumsuzca sürüp gidiyordu. Mekke evleri şehvet ve lezzet deryaları içerisinde oyun ve eğlencelerin gürültüleriyle dopdoluydu… Çünkü Kureyş sevinçten dört köşe olmuştu… Şu bir avuç insan, Muhammed’in ashabını dinleri uğruna evlerini barklarını mallarına, mülklerini bırakarak terk-i diyar ettiklerini gördükçe… Artık onlardan, güçsüz yahut zincirlere vurulmuş bir halde yakınlarınca göz hapsinde bulundurulan bir kaç kişinin dışında kalan olmamıştı. Onlar Medine’deki Peygamber (s.a.a) ve Ashabına kavuşmak için bir yol bulmayan bir kaç kişiden ibaretti…

Tüm Kureyş sevinç ve neşe içerisinde yüzerken Kureyş büyüklerinin durumu tam tersine üzüntü ve keder içerisindeydi… Onlar tahtlarının yıkılmaya yüz tuttuğunu gördükçe, derin düşüncelere dalıyor, taşınmaz bir ağırlık onları kuşatıyordu… Çünkü onlar iki Habeşistan hicretinden sonra, üçüncü ve sonuncu hicret olan Medine hicretinin, gelecek günlerde başlarına duçar olacak belanın başlangıcı olacağım tahmin ediyorlardı.

İşte yine kara kara düşünmeye başlamışlardı, müslümanların durumunu, o sapık kokana ihtiyarlar. Bütün genişliğine rağmen dünya onları sıkıyordu… O müslümanlar, bunca azap ve işkence altında iki kere Habeşistan’a hicret etmişler, Önderlerinin emri ile, o uzak illerde gurbet acılarını tadmışlardı… Tüm bunlara rağmen onlar, ne bir gevşeklik, ne bir yılgınlık göstermemişler, Allah yolunda her şeye katlanmışlardı…

Kureyş büyüklerinden bir kaçı bir gün evlerinden çıkmışlar, ufunetlerini dağıtmak için Mekke tepelerine gitmişlerdi… Utbe bin Rebia, Ebû Sufyan, Ebû Cehil… Fitne ehlinin hepsi bir aradaydılar… Mekke sırtlarındaki Cahş oğullarının evlerine bakmaya başladılar, kadınlı erkekli, çoluk, çocuk hepsi Allah yolunda hicret kervanına katılarak bırakıp gitmişlerdi… Şu anda in-cin yoktu o güzelim evde…

Utbe, Harem Beldenin yamacındaki en sağlam, en geniş, en şa’şaalı evine baktı derin derin… İnançları uğruna sakinlerinin katlandıkları acı, sabır ve fedakarlıkları düşündü bir bir… İki kere Habeşistan’a hicret etmişti onlar. Oradan dönüp gelince, bir an bile durmadan Allah Rasulü’nün emrine icabet ederek bu sefer Medine’ye hicret etmişlerdi… Onlardan hiçbir kimse geri kalmamıştı.

Onların ve tüm mahallenin efendisini hatırladı. Peygamberin hala oğlu Abdullah bin Cahş geldi gözlerinin önüne, O, Allah Rasulü daha Dârul Erkâm’a geçmeden iman etmişti; canını, malını, tüm her şeyini Onun uğrunda sarf ederek, daveti müdafaa etmişti…

O’nun kardeşi, âma mü’min Ebû Ahmed bin Caşh’ı hatırladı, inancı uğruna, müslümanları müdafaa sadedinde söylediği ve Kureyşin kulaklarını sağır eden şiiri hala kulaklarında çınlıyordu… O Cahş oğullarının hicret esnasında izzet ve şerefini dile getiren beyitleri Kureyş de unutmamıştı hala..

Gayb olmasından korkup endişe duyduğum kişinin söz ve teminatıyla, sabah erkenden hicret için hazırlandığını görünce şöyle dedi anam:

-“İlle de gideceksen, bizi Medine’ye götür.”

O’na dedim ki;

-“Bugün bizim yöneldiğimiz yerdir Medine’miz. Zira Rahman’ın dilediğine kul uymak zorundadır. Çünkü ben, bugün yönümü Allah ve Rasulüne dönmüşümdür. Kim de bugün yönünü Allah ve Rasulüne çevirirse, o asla ziyan etmez.”

Cahş oğullarının kadınlarını hatırladı Utbe; Zeyneb, Ümmü Habibe ve Hamne hatunları düşündü. Onların gösterdiği ve Kureyş kadınlarının hiç bir zaman ulaşamayacakları iffet, fedakarlık ve sabır tablolarını gözünün önüne getirdi…

Utbe’nin uyku ile uyanıklık arasındaki düş ve hayalleri uzadıkça uzadı. O hala, rüzgarın yakıp kavurduğu, kapılarını gıcırdattığı ıssız, kimsesiz Cahş oğullarının evine bakıyordu… O, her yandan, kainatın meleki sesler fısıldayarak o evin etrafında dönmekte olduğunu hayal ediyordu… Ey ölümsüz risalet… Artık bundan sonra onlar senin hakikat oluşunu anlayamayacaklardı… Ah keşke bir muttali olsalardı, onun yüce cevherlerine… İşte o zaman bileceklerdi senin yanında tüm herşeyi ile dünyanın bir hiçten ibaret olduğunu… Ne çoluk-çocuk, ne mal-mülk hiçbir şeyin değerinin olmayacağını… Ve sen ey şerefli yurt, senin avlunda nice kez varlık kasideleri yükselmiş, nice kez Allah zikredilmiş Senin içinde…

Utbe’nin tüyleri diken diken olmuş, kendisini bir titremedir almış, gözleri yaşla dolmuştu… Sonunda şunları söylemekten kendini alamadı:

“Her ev, huzur ve mutluluk günleri ne kadar uzun uzun olursa olsun; bir gün gelecek, musibet ve acılar sahiplerine ağlayacaktır!”

Ebû Cehil kızgınlıkla O’na bakıp şöyle dedi:

-“Onlar kim oluyormuş da şu ıssız tek başlarına kalmış evler onlara ağlayacakmış… İşte bu kardeşim oğlunun işi.. Bizim birliğimizi dağıttı, aramıza bölücülük soktu, işimizi bozdu, birbirimizle olan ilişkilerimizi kesti.”

Ebû Süfyan da kızmıştı Utbe’nin sözlerine… Hemen oradan ayrılıp doğruca Cahş oğullarının yurduna girdi, zorla onların evlerini mülk edindi ve babasının malıymış gibi onları satlığa çıkardı…!

Cahş oğullarının efendisi, Asım bin Sâbit’in evine misafir oldu. Mahalle sakinleri de Medine’deki ensar evlerine dağıldılar. Artık Allah’ın hükmü dilediği şekilde gerçekleşinceye dek, onlar ensarın bağrında yaşayacaklardı…

Cahş oğullarının hicreti, Allah Rasulünün gözünü aydın edip, gönlünü sürûra ğark etti. O da, onların fazilet ve öncülerden oluşlarını takdir edip, Abdullah bin Caşh’ı kendine yakın eyledi… Çünkü Allah Rasulü s.a.a. O’nun sadâkat ve fedakârlığını çok iyi biliyordu. Yine O Abdullah’ın canını, Allah ve Rasulü uğrunda fedaya adadığını da biliyordu… Yine o hicretten sonra Abdullah’ın, Allah’ın dininin yardım ve zaferle yükseleceği cihad günlerini, gece gündüz dört gözle beklediğini de biliyordu… İşte o zaman; o iki güzellikten birine ermeyi umuyordu… Zafer yahut Şehadet…

Nihayet beklenen gün geldi çattı ve cihad tellalları cihad için çağrıda bulundular. Allah Rasulü, Kureyşi gözetlemek için bir bölük göndermeyi murad etmişti…

Ensar ve Muhacirler derhal Peygamberin yanına koşup, O’nu çepeçevre kuşattılar. Onların her biri, Allah yolunda cihad edecek ilk seriyyeye katılabilmeyi arzuluyorlardı.. Bazı muhacirlerle beraber Sad bin Ebî Vakkas öne atıldı, bu büyük şerefi elde etmek için… Fakat Allah Rasulü, Sad’ın omuzlarına vurup oturtarak, O’na ve diğer Ashabına dua ediyordu. Sonra şöyle buyurdu Büyük Önder (s.a.a):

-“Şüphesiz ki sizin başınıza öyle bir er tayin edeceğim ki; O, sizin en fazla açlık ve susuzluğa dayananızdır…!”

Ve Allah Rasulü s.a.a. aralarından Abdullah bin Cahş’a seslendi. Muhacir ashabından sekiz kişiye O’nu komutan tayin etti. Onlardan biri de Sad bin Ebî Vakkas’dı. Ensardan ise hiç kimse yoktu onların aralarında… Sonra bir mektup verip, iki gün devamlı yürüdükten sonra onu açıp okumasını ve ona göre hareket etmesini emretti. Arkadaşlarından hiç kimseyi o işe zorlamamasını da tembihledi…

Şanlı komutan, Büyük Önderin emrine uyup yola çıktı. Bölüğünün başına iki gün boyu yol aldı. Sonra mektubu açtı. Mektubda şunlar yazılıydı:

-“Bu mektubumu okuduğunda Mekke ile Tâif arasındaki Nahle mevkiine varıncaya kadar yola devam et. Oraya varınca oradan Kureyşlileri gözetle ve onların durumlarını bize bildir…”

Hz. Abdullah, mektubu okuyunca, yüzü neşe ile doldu ve şöyle dedi:

-“Başımla gözüm üstüne…”

Sonra arkadaşlarına dönüp şöyle dedi:

-“Şüphesiz Allah Rasulü s.a.a Nahle vadisine inip oradan Kureyş’i gözetlememizi ve onların durumlarını öğrenip kendisine bildirmemizi emir buyurdu. Sizden kimseyi o emre zorlamamamı tembihlemişti. Şimdi sizden kim şehadeti arzuluyorsa gelsin; kim de bunu uygun görmüyorsa, O da geri dönsün… İşte ben Allah Rasulü’nün emrini yerine getirmeye yöneliyorum… ”

Abdullah yürüdü, ardından tek kişi geri kalmaksızın ashabı yürüdü… Hicaz mevkiine doğru yol aldılar. Furu denilen yerin yukarısındaki Madin mevkiine gelince Sa’d bin Ebî vakkas ve Utbe bin Gazvân beraberce bindikleri develerini kaybedip onu aramaya koyuldular… Abdullah diğer arkadaşlarıyla Nahley’e varıp, Kureyşi gözetlemeye başladı.

Derken, Kureyşe ait ticaret yükü bir kervanın kendilerine doğru yol almakta olduğunu gördüler. Kervan da, Amr bin Hadramî, Hakem bin Keysân, Osman bin Abdullah bin Muğire ve kardeşi Nevfel… gibi kişiler de vardı… Kureyşliler de İslâm bölüğünü görmüşlerdi. Onlara yakın bir yere gelip indiler. Bu halleri ile harb vaziyeti almışlardı…

Abdullah, arkadaşları ile istişare etti… O, içinde bulundukları günün Haram aylardan olan Recebin son günü olarak biliyordu. Bir kısım arkadaşları şöyle dedi:

-“Allah’a yemin olsun ki eğer şunları bu gece bırakacak olursanız, onlar Mekke haremine girmiş ve ondan faydalanarak sizden korunmuş olacaklar. Şayet onları öldürecek olursanız, bu taktirde onları haram ayda öldürmüş olacaksınız..!”

Nihayet, Allah’ın Ordusu, müşrikler üzerine saldırdılar. Allah düşmanları ile ok ve mızrakla vuruşmaya başladılar. Nihayet onlardan Amr bin Hadramî’yi öldürüp, Osman ve Hakem’i esir ettiler… Nevfel ise arkasına bile dönüp bakmadan kaçmayı başardı..!

Hz. Abdullah, ellerinde iki esir ve kervandan ele geçirdikleri mallar olduğu halde tekbir ve tehlil getire getire arkadaşlarıyla Medine’ye döndüler. Öte yandan Kureyş tellalları, Muhammed’in haram ayda kan döküp, kervan yağmaladığının yaygarasını yapmışlardı her tarafta!

Allah Rasulü’nün huzuruna girince, O’nu kızgın bir halde buldular. O, onlara çıkışıp şöyle dedi;

– “Ben size haram ayda savaşmanızı emretmemiştim!”

Ve Allah Rasulü ganimetlerden herhangi bir şey almaktan da kaçındı…

Müslümanların, Abdullah’ı kınama konusundaki tavırları da şiddetlendikçe şiddetlenmişti. O kadar ki Hz. Abdullah’ın elleri yanlarına düştü… Üzüntü içerisinde kıvranarak evine kapanıp, Allah’ın kendisi hakkındaki hükmünü beklemeye başladı..!

Nihayet, Yüce Divandan, Allah Rasulüne hak söz indi. Yerin dört bir yanında gürleyerek Allah’ın şu kavlini tekrarlıyordu o hak söz:

“Sana haram aydan ve onda savaşmanın doğru olup olmadığından soruyorlar. De ki: Haram ayda savaşmak büyük bir günahtır. Ne var ki, insanları Allah yolundan çevirmek, Allah’ı inkar etmek, Mescidi Haram’ın ziyaretini engellemek ve halkını oradan çıkarmak daha büyük günahlardır. Fitne de adam öldürmekten çok daha büyük bir günahtır….” [1]

İlahi nida ile kendisinin temize çıktığını işiten Hz. Abdullah, fırlayıp kalktı birden. Tüm korku ve endişeleri yok olmuştu. Hemen Büyük Önderin huzuruna doğru hareket etti. yollarda tekbir getiriyordu durmadan…

Allah Rasulü, gelen bu ilahi mesaj üzerine, ganimetlerin paylaştırılmasını emir buyurdu.

Müslümanların huzurda bulunduğu bir sırada, esirlerden Hakem bin Keysan kalkıp, alemlerin Rabbine olan teslimiyetini ilân etti…

Bu dehşetli manzara karşısında, Abdullah bin Cahş’ın dili, tüm dünyaya ve özellikle Kureyş’e işittirerek şu heybetli mısraları terennüm ediyordu:

“Siz haram ayda adam öldürmeyi büyük günah sayıyorsunuz. Ah aklı başında olanınız bir bilseydi! Muhammed’in çağırdıklarından halkı alıkoymanız, sizi görüp gözetip dururken Allah’ı inkar etmeniz, Allah için secdelere kapanan hiç kimse kalmasın diye Allah’ın mescidinden, ehlini çıkarmanızın çok daha büyük bir günah olduğunu bir bilseydi keşke..!”

Nihayet Allah’u Teâla, Peygamberine savaş izni verdi. Ve Bedir harbi oldu. Orda Hz. Abdullah, kavmi ile beraber, görülmeye değer eşsiz yararlılıklar gösterdi… Şehadete erebilmek aşkıyla canla başla vuruştu. Ne var ki Allah’u Teâla, şehâdetin ötesinde On’un için zafer diliyordu…

Bedir’in üzerinden bir sene geçti. Ardından Uhud geldi. Müslümanlar, düşmanları ile vuruşmak üzere yollara düştüler. . Nihayet savaş meydanına varıp, harb vaziyeti aldılar.. O esnada Hz. Abdullah, Sa’d bin Ebî Vakkas’a seslenip şöyle dedi:

“Haydi gel de dua edelim. Rabbimize…!”

İki büyük Sahabi beraberce, kalabalıktan uzak boş bir yere çekildiler… O sırada Sa’d şöyle dua etmeye başladı.

“Allah’ım, yarın düşmanla karşılaştığımda, benim karşıma şöyle güçlü kuvvetli birini çıkar. Onunla vuruşup sonunda onu öldüreyim ve onun eşyalarını ganimet olarak alayım… ”

Hz. Abdullah, “Amin..” dedi arkadaşının bu duasına… Sonra da kendisi, boynu bükük bir halde Rabbine yönelip duaya başladı. O şöyle diyordu:

“Allah’ım!.. Yarın benim karşıma da, güçlü kuvvetli, gazablı zorlu birini çıkar.. Senin uğruna onunla vuruşayım; sonra o beni öldürsün, tutup burnumu ve kulaklarımı kessin kümrültsün… Yarın huzuruna gelince sen bana de ki: “Ey Abdullah; burnunu ve kulaklarını ne uğruna doğrattın?” Ben de cevaben diyeyim ki: “Senin ve Rasülü’nün uğruna Ya Rabbi…!” Bunun üzerine sen de: “Doğru söyledin ” diyesin…!

Dua cümleleri Sad’ın yüreğini hoplatmış, tüylerini diken diken etmişti. “Amin..” demek istemiyordu bu duaya.. Ama, verdiği söz gereği, “Amin..” (Kabul et Ya Rabbi..) dedi, arkadaşının duası için..

Harb ateşli amansız bir biçimde tutuşmuştu. Abdullah bin Cahş da meydanın dört bir yanında kartallar gibi vuruşuyordu. Karşılaştığı her müşriki deviriyordu. O kadar ki, O’nun heybeti karşısında, O’nu gören düşmanın aklı başından gidiyor, dizlerinin bağı çözülüyordu… İşin başında zafer müslümanların tarafındaydı… Ne var ki, Allah Rasülü’nün emrini dinlemeyip, savaş bitti diye, ganimet toplama arzusu ile okçuların yerlerini terk etmeleri yüzünden savaşın seyri tersine döndü… Kureyş kumandanı Hâlid bin Velid’in savaş taktiği Müslümanları arkadan vurdu… O şiddetli vuruşmada herkes kaçışırken, Hz. Abdullah ve diğer Kahramanlar dağ gibi yerinde durdu…!

Nihayet, Ebul Hakem bin Ahnes çıktı karşısına. Öldürücü amansız bir vuruşma oldu ikisi arasında. Onları gören müslüman müşrik herkes dehşetten dona kalmışlardı… Ve Allah-u Teâla Hz. Abdullah’ın duasına icabet etti. Ebu’l-Hakem öldürücü bir darbe vurdu O’na… Şeref meydanına bir Şehid daha düşmüş oldu böylece…

Ebul Hakem, O’nun o kahramanca karşı koyuşu karşısında deliye dönmüştü. Hızını alamayıp onun burnunu ve kulaklarını da doğradı… Sonra onu o halde bırakıp, nereye gittiğini bilmez bir halde defolup gitti…!

Savaş sona ermişti… Hz. Sad, şehidler arasında Hz. Abdullah’ı arıyordu. Nihayet onun naşının önünde durdu. Feryadı ayyuka çıktı Sad’ın… Sarsıla sarsıla ağlıyordu O… Doğranmış bir halde uzanıp yatan rayiha kokulu şehide karşı şunları söyledi:

-“Gerçekten Senin duan, benim duamdan daha hayırlı çıktı… Andolsun ki ben seni, günün sonunda kulak ve burnunun ipe dizili bir halde gördüm…!”

Büyük Önder s.a.a. gelip doğranmış bir halde yatan şehidin huzurunda durdu. Göz yaşları ile O’na baktı, baktı… Bu bakış, vefakar dostun, vefakar dosta bakışı idi… Sonra onun, amcası Hz. Hamza ile aynı kabire defnedilmeleri emrini verdi…

Seneler geçti aradan, sırtından zafer üstüne zaferleri taşıya taşıya… Nihayet Müslümanlar, Mekke’yi fethedip, bir zamanlar sürülüp çıkarıldıkları Mekke’ye fâtihler olarak girdiler… O sırada Ebu Ahmed bin Cahş, Rasulullah’ın huzuruna varıp Mekke’de kalan ev ve mallarının bedelinin verilmesini istedi… Allah Rasülü’nün yüzünde hoşnutsuzluk emmareleri göründü. Müslümanlar Ebû Ahmed’i şöyle ikaz ettiler

-“Şüphesiz Allah Rasülü, sizin mallarınıza tekrar dönmenizi pek hoş karşılamıyor… ”

Sonra da, ona, Ebû Süfyan’ın zorla onu mülkiyetine geçirip sattığı haberi ulaşınca Abdullah bin Cahş’a yaptığı şu duayı hatırlattılar:

-“Ey Abdullah, Allah’ın sana cennette, o evden daha hayırlı bir köşk vermesine razı olmaz mısın?…”

O zaman, Allah Rasülü’nün bu duası karşısında, Hz. Abdullah’ın yüzünde sürur emmareleri fırlamıştı da, Allah Rasülü şu cümleyi eklemişti sözlerine:

-“O halde, senin için daha hayırlı olan vardır…”

Bu hatırlatmalar üzerine Ebû Ahmed, tekbir getirdi gönlü hoşnutluk ve rıza ile dopdolu olduğu halde şunları terennüm etti:

-“Götür haber ver, Ebû Süfyan’a sonu pişmanlık olan işten…

Amcasının oğlunun evini satıp, onunla ihtiyacını giderişinden…

Billahi, sizin müttefikiniz ise, taksimatı en güzel bir biçimde yapan insanların Rabbidir…

Şimdi al götür artık O’nu, senin olsun. Çünkü O’nun kıymeti deve kuşunun tüyü kadar değersizdir…”

Zaman sel gibi aktı… Tabîundan biri, Medine mescidinde durmuş Abdullah bin Cahş’ın kıssasını anlatıyordu; Aşk Medresesinin Üstadlarının hikayelerini dinlemek isteyenlere; yıllar sonra… Sonra şöyle dedi:

-“Şüphesiz ki, ben senin duanın başının kabul edildiği gibi sonunun da kabul edileceğini umut ediyorum…”

Mescidin duvarları ise şu melekî sesin yankıları ile çınlıyordu:

“Müminler içerisinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler (Ricalullah) vardır. Onlardan kimi adaklarını yerine getirmiştir (Şehîd olmuşlardır). Kimi ise bekleşip durmaktadırlar. Onlar verdikleri sözleri hiçbir bedel karşılığında değiştirmediler de.” [2] ——————————————————————————–
[1] Bakara: 217
[2] Ahzab: 23

Yorum Yap