Abdullah bin Revaha(ra)

ŞAİR ŞEHİD ABDULLAH BİN REVAHA R.A.

“Müminlerden Allah’a verdikleri ahidlerini yerine getiren nice erler vardır. Onlardan kimi adağını yerine getirip şehid olmuştur. Kimi de adağını yerine getirebilmek için bekleyip durmaktadır. Onlar sözlerini hiçbir zaman değiştirmediler.” Ahzâb: 23

Aralarında Abdullah bin Revaha gibi şerefli bir adam olmasaydı, büyük kafilenin yolun çekilmezliğinden dolayı gürültü ve feryadı kaçınılmaz olurdu. Arab kabilelerinin arasında, kara cahilliğin oltasında şu katibliği ile meşhur yiğit şair olmasaydı..

O sırada Mekke, birbirine zıt iki akîde savaşının etkisi altındaydı. Biri, Kureyş ekabirinin savunmayı üstlendiği atalar dini ve düzeni.. Diğeri ise, Kureyşin gözdesi Muhammed s.a.a.’in ilan ettiği ve sancağı etrafında ezilenlerden bir avuç insanın toplanmış olduğu tevhid dini ve sistemi..

İşte yeni Peygamberin dayıları olan ve kafile içerisinde ağırlıklı bir yeri olan Neccar oğullarının da aralarında bulunduğu kervan, çölün kalbini yara yara o akide savaşının kasıp kavurduğu meydana doğru ilerliyordu. Onlar biliyorlardı ki, tehlikeleri bağrında barındıran bu yolculuk, gelecekte tüm yarımadada ve tarihte unutulmaz izler bırakacaktı.

Karanlıklar içerisinde kervan, karışıklıklar içerisinde çalkalanan şehrin giriş kapılarına ulaşmıştı.. 70 kadar devenin sırtında ilerleyen o Evsli ve Hazrecli kişiler malum saatte Akabe yanındaydılar. Ve orada Allah Rasülü ile, O’nun peygamberliğine inanan müminler topluluğu ile dehşet bir karşılaşma oluyordu.

Beyat gerçekleşmişti. Evs ve Hazreç oğulları toptan, kendisini şehirlerinde kendi kadınlarını ve çocuklarını korudukları gibi koruyacaklarına dair Rasulullah’a (sallallahu aleyhi ve alih), beyat etmişlerdi…

Allah Rasülü s.a.a. memleketlerine dönünce, insanları Tevhide çağırmada öncü olabilecek 12 reis seçmelerini onlara emretti… Onlar da seçtiler.. Haris bin Hazrec oğullarının seçtikleri reis de Abdullah bin Revada idi.

Akabe ehli yurtlarına döndüler ve Yesrib’i münevver Medine haline getirebilmek için kolları sıvadılar.. Derken hicret gerçekleşti. Hicretle bereber onlar kucak açan yardımcılar kendi nefislerine ve çoluk çocuklarına Allah Rasülünü tercih edenler oldular..

Abdullah bin Ravaha’nın da, Allah Rasülüne bağlılığı arttı da arttı. O’nun asil gönlü Beyatin aydınlığı, itaat ve ittihada sadakatle dolmuştu.

Bir gün O, mescide gelmişti. O sırada Büyük Önder (s.a.a) hutbe hazırlıkları içerisindeydi. Derken Abdullah, Hz. Peygamberin insanlara “oturun” komutunu verdiğini duymuştu. Hemen o an, oracıkta otura kalmıştı. Daha Mescidin dışında iken.. Peygamber emrini anında yerine getirebilmek ve O’nun ölümsüz sözlerinden bir tek kelimeyi olsun kaçırmamak için… Nihayet, Efendimiz konuşmasını bitirmiş, yüce manalar da Abdullah’ı tir tir titretmişti. İman ateşi ile O, insanlar arasında sarsılmaya başlamış, beliğ dili de vefa ve övgü dolu ayetlerle şakımaktaydı..

Abdullah’ın halinden haberdar olan Büyük Önder (s.a.a), Onu çağırtmış ve ona şunları söylemişti:

-“Allah senin, Allah ve Rasulüne itaatkarlığa olan hırsını, iştiyakını artırsın…”

Allah’u Teala Peygamberine kafirleri defedip, onlara silahla karşılık verme izni vermişti. Abdullah bin Ravaha, diliyle ve kılıcı ile Allah Rasülünü müdafa için öne atılanların ilki olmuştu. O her savaşa en evvel çıkan ve en son dönen idi…! Andolsun ki O muştulu kişiyi göndermişti Rasülullah Aliyye mevkisine. Güçlü şiiri ile Bedir meydanlarından insanlar arasında zafer müjdelerini yaymak için günün bir saatinde bir avuç inanan insanın karşısında küfür ordusunun bozguna uğradığı o anda…

Uhud, Hendek, Hudeybiyye, Hayber.. Abdullah bin Revaha bunların hepsinde hazır bulunmuştu. Böylece Allah Rasülü’nün “Bedirde ve Hudeybiyye’de hazır bulunmuş olanlar ateşe girmeyecektir” müjdesi ile Allah’ın mağfiret ve hoşnutluğunu kazanmıştı. Zira o, her ikisinde de bulunmuştu.. Oydu her iki harbde de en önde bulunarak sadakatini gösteren er…

Allah Rasülü Hudeyybiyye sulhu gereği umre yapmak için Mekke’ye giriyordu. Abdullah da, Onun devesini çekiyordu. O kafirlerin yüzlerine bile bakınmıyor, dili de, özünden fışkırarak söylediği şiirle gürlüyordu aralarında. Şunları söylüyordu:

“Çekilin Onun yolundan, ey kafir dölleri;

Çekilin, tüm hayır ve iyilik Allah Rasülündedir.

Ya Rabb! Şüphesiz ki ben O’nun dediklerine inandım.

O’nu kabul etmenin ilahî bir gerçek olduğunu bildim ve tanıdım.”

Bu sözlere kızan Ömer bin Hattab şöyle dedi:

-“Ey Ravaha’nın oğlu, Allah’ın şu haram beldesinde ve Rasulullah’ın huzurunda bu şiirleri nasıl okursun?”

Bunun üzerine Abdullah sustu.. Zira O Allah’ın Rasülü’nü yücelttiğini ve O’nu şu ayeti ile şiirden uzaklaştırdığını biliyordu:

“Biz O’na şiir öğretmedik. Bu O’na yakışmaz da..”[1]

Hz. Ömer’in itirazı neticesi suskunluğu çok sürmedi Abdullah’ın… Allah Rasulü (s.a.a) şöyle buyurdu:

“O’nun önünde durma Ey Ömer..! Canımı kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, onun sözü, onların üzerine ok yağdırmaktan daha şiddetli ve daha tesirlidir..!!”

Rasülüllah’ın bu sözleri Abdullah bin Ravaha’nın moralini tekrar yerine getirdi ve şunları söyledi:

-“Ey Allah’ım! Sen olmasaydın ne hidayete erebilir, ne hayır hasenatta bulunabilir, ne de namaz kılabilirdik..

Ne olur, üzerimize huzur ve güven indir.. Şu bize karşı azgınlık yapmış olan kafirlerle karşılaştığımızda ayaklarımızı sabit kıl, kaydırma…”

Allah Rasülü tebessümler yağdırarak şöyle buyurdu:

“Allah’ım, merhamet et O’na…”

Allah’u Teâla’nın “şairlere ancak azgınlar uyar”[2] ayeti inince Hz. Abdullah hıçkıra hıçkıra ağlayarak şöyle diyordu:

-“İşte ben onlardanım…”

Bunun üzerine Allah-u Teala Şuara (şairler) süresinin 227. âyetini indirerek şöyle buyurdu:

“Ancak iman edip, salih ameller işleyenler müstesna..”

Hayber fethinden önce Allah Rasülü 30 süvarinin başında onu Yahudi Useyd bin Kıram’ın üzerine göndermiş. O da orada, o kafiri “öldürüp” şiirleri ile yahudilerin kalblerine korku salmıştı.. Medine’ye dönünce gördü ki namı kendinden önce Medine’ye ulaşmış. Müslüman cengaverler tekbirlerle onu büyüklemeye başladılar. Hatta onların içerisinde bulunan Peygamber süvarisi ve havarisi Zübeyr bin Avvam şöyle demişti:

“Ben Abdullah gibi cesur, O’nun gibi şiiri tesirli birini daha görmedim..”

Ve Müslümanlar Mute’ye çıkmak için hazırlanıyorlardı. Üç bin kişilik İslam ordusu kenetlenmiş bir halde saf olmuş Medine dışında bekliyordu…

İslam ordusunu uğurlamak üzere orada bulunan Allah Rasülü (s.a.a); Zeyd bin Harise’yi ordunun başına geçirip şöyle buyurdu:

-“Zeyd’e bir hal olursa Ca’fer bin Ebu Talib başa geçsin. Ca’fer’e de bir hal olursa kumandayı Abdullah bin Ravaha alsın..”

Daha Allah Rasülü sözünü bitirmemişti ki, Ensar hep birden tekbir ve tehlil getirmeye başladılar.. Çünkü Allah Rasülü s.a.a., Abdullah’ı da muhacirler gibi Müslümanlara kumandan tayin ederek onları şereflendirmiş ve hayra ortak etmişti..

Abdullah’ın gönlünde hüzün durakları harekete geçip kaynamaya başlamıştı. Zira O, Rasulullah’ın sözünden Zeyd’e de, Ca’fer’e de şehadetin nasib olacağını anlamıştı. Oracıkta sarsıla sarsıla ağlamaya başlamıştı. O, hep, iman öncülük ve fedakarlık bakımından şerefli iki muhacirin önüne geçecek olan kendi nefsinden endişeliydi, kendisi ile vedalaşmaya gelen Ensar’dan bazıları gelip sordular:

-“Ey Abdullah, neye ağlıyorsun?”

Allah’ın askeri verdi:

-“Vallahi ben ne dünya sevgisinden, ne de ona olan tutkunluğumdan dolayı ağlıyorum. Fakat ben Allah’ın şu sözünü işittim Rasülüllah’tan :

“Sizden her biriniz mutlaka Cehenneme uğrayacaksınız. Bu, Rabbinin üzerine kesin olarak aldığı ve hükmettiği bir şeydir.” Bense oraya uğradıktan sonra, nasıl oradan kurtulacağımı bilmiyorum, işte buna ağlıyorum.. ”

İşte orada bu dehşet mana karşısında Ensar da sarsıldı.. Onlar şöyle dua ettiler:

-“Allah sizi korusun ve sağ salim bize döndürsün..”

Abdullah bin Ravaha da şunları söyledi:

-“Fakat ben, Rahman olan Allah’dan yarlığanmak (istiyorum ama); kanları fışkırtıp köpürten bir kılıç darbesiyle.. Yahut ciğer ve bağırsakları kasıp kavuran bir kargı saplamasıyla Şehîd Olarak.. Ki kabrime uğrayanlar desinler ki; Allah, bu savaşçıya doğru yolu göstermiş, o da dosdoğru yolu bulmuştur.”

Daha sonra Abdullah gelip, Peygamberimizin huzurunda durdu. Onunla vedalaştı. O da, O’na hayır duada bulundu.

Ve üç kumandanın ardından Muhammed Ordusu hareket etti.

Abdullah bin Ravaha’nın terkisinde, yetim yavru Zeyd bin Erkam vardı. Gecenin koyu karanlığı etrafı kaplayıp, karanlıklar içerisinden Allah’ın kelimesini yüceltme uğruna yürüyen ordunun aydınlığı fışkırıyordu. Derken, Abdullah’ın şehadet sevdaları depreşti ve şunları söylemeye başladı. Dinleyicisi ise terkisindeki çocuktu:

-“Ey devem! Beni ve yükümü, kumluktaki kuyuya vardıktan sonra, dört konak daha götürürsen artık sen serbest olacak, başka sefere çıkmayacaksın.

Ben de, herhalde ailemin yanına geri dönmeyeceğim.

Şam’ın en son konak yerinde, Müslümanlar gelip beri geçtiler.

Ey Ravaha’nın oğlu! En yakınların bile kardeşlik bağlarını koparıp, seni Rahman olan Allah’a bırakıp gittiler.

Artık, ne o canım hurma ağaçları ve meyvelerinin ne en üstünleri, ne de enginleri, benim umurumdadır.”

Abdulah sözünü bitirince çocuk şiddetli bir şekilde ağlamaya başladı. Sanki o bu sözleriyle, savaş meydanında şehid düşeceğini anlatmak istiyordu.

Hazreti Abdullah (r.a) çocuğun ağlamasını işitti. Kırbacı ile hafifçe ona dokundurup tebessüm ederek şöyle dedi:

-“Allah bana şehidliği lütfederse, sana ne oluyor ey çocuk.. Ben şehid düştükten sonra, sen de deveme biner çekip gidersin işte..”

Ordu gide gide Şam topraklarına varıp, Maan denilen yere kondu.. Orda, Heraklius’un yüz bin kişilik kendi askerinden, bir o kadar da müstemlekelerinden güçlü bir ordu ile müslümanların üzerine gelmekte olduğu öğrenildi….

Müslümanlar üzerine gelmekte olan büyük tehlikeyi görüp, uzun uzun düşündüler ve durum değerlendirmesi yaptılar. Şöyle teklifle bulunanlar oldu:

-“Rasülüllah’a yazalım, düşmanın sayısını O’na bildirelim. Bize takviye birlikler göndermesini yahut bu konudaki emrini bekleyelim.”

Tartışmalar sürüp giderken, Abdullah bin Revaha kalkıp konuşmak için komutanlarından izin istedi. Ve şöyle dedi.

“Arkadaşlar! Vallahi sizin şu an hoşunuza gitmeyen şey, arzulayıp elde etmek için sefere çıktığınız şehitliktir. Biz insanlarla sayıca, kuvvet ve silahça çokluğumuzla savaşmayız. Biz ancak Allah’ın bize bahşettiği şu dinin kuvvetiyle savaşırız.. Haydi yürüyün ve çarpışın..! Bunda iki güzellikten biri vardır, Ya zafer, ya da şehadet..!”

Onun bu güçlü sözleri askerleri galeyana getirdi, onları yalçın kayalara döndürdü. Nihayet peş-peşe şöyle demeye başladılar:

-“Vallahi Revaha’nın oğlu doğru söylüyor.. Vallahi O, doğru söylüyor…!”

Ve ordu yoluna devam etti. Sonunda Mute’ye vardı. Sayıca az, silahça zayıf hali ile gözleri kamaştıran ezici çokluğa sahip küfür ordusunun önüne dikildi.

Derken harb kızıştı.. Önce ilk kumandan Zeyd bin Harise öne geçti ve şehîd olana dek savaştı. Ardından sancağı ikinci kumandan Ca’fer bin Ebû Talib yüklendi.. Çok geçmeden o da kılıçların arasında doğrandı..

Sıra üçüncü kumandan Abdullah bin Revaha’ya gelmişti.

O öne geçmekte bir an tereddüt geçirdi. Herkes dört bir yandan ordunun önüne geçmeye çağırıyordu onu. Derken Abdullah geçti öne. O an, Müslüman ve kafirlerin arasında kendi kendine şöyle diyordu O:

-“Ey nefsim, sen şimdi öldürülmesen ölmeyecek minisin yani. Eğer şimdi Şehid olmazsan ölürsün.

İşte ölüm sana geldi çattı. Arzu etmediğin şeyle karşı karşıyasın.

Eğer o ikisinin yaptığı gibi yapacak olursan doğru bir iş yapmış olursun. Eğer gecikirsen bedbaht olursun..”

Sonra kararsızlıklar içerisinde nefsini tehdit etmeye başladı;

-“Ey nefsim! hangi şey seni çekingenleştiriyor? Hanımımdan ayrı kalmak mı? işte Onu boşuyorum… Kölelerimden mahrum olmak mı? İşte onları da âzâd ediyorum… Malım mı yoksa seni bu işten alıkoyan? İşte onları da Allah ve Rasülü’ne hibe ediyorum…”

Sonra üçüncü kumandan sancağı kaptı ve düşman saflarının içine daldı. Ölümün ekin biçer gibi Müslümanları biçtiğini gördü. Heyecanlandı yeniden. Az bir müddet duraklayıp şunları söyledi bu sefer:

“Ey nefsim seni cennete kavuşmaktan alıkoyan şey nedir?

Allah’a yemin etmişim bu kere seni kendime boyun eğdireceğim. Sen bu işe ya kendiliğinden razı olursun, ya da sana bunu zorla yaptıracağım.

Bunca zamandır, sen hala kötü tutkularından sıyrılıp itminana ermemişsin!

Sen beden kırbası içinde bir damla su olmaktan başka nesin ki?

Bak müslümanlar, koşuşup nasıl da şiddetli naralar atıyorlar…”

Bunlardan sonra attı kendini düşmanın ortasına ve savaşmaya başladı. Öldürücü kılıç darbeleri onun başının üzerinde uçuşmaya başladılar. Derken elinin biri kesildi. Tek eliyle kendini korumaya çalıştı. Fakat çok sürmeden öldürücü bir darbe gelip ona ulaştı ve Abdullah saflar arasında yere düştü şehîd olarak..

Allah Rasûlü (s.a.a.) ise Medine’de ashabının arasında durmuş, savaş sahnelerini anında naklen veriyordu Mescidde… Bir ara şöyle buyurdu:

-“Şu an sancağı Zeyd aldı, o şehid oluncaya kadar savaştı.. Sonra Ca’fer aldı sancağı, o da şehid düşünceye dek savaştı.. Sancağı şimdi Abdullah aldı…”

Allah Rasülü susmuştu.. Ensar’ın yüz renkleri atmış, benizleri uçmuştu.. Onlar Abdullah bin Revaha’nın bazı uygunsuz işler yaptığını zannetmişlerdi. Fakat onların bu meraklı bekleyişleri çok sürmedi. Kısa bir müddet sonra Allah Rasülü’nün dudakları kıpırdanmaya başlamıştı yeniden:

-“Andolsun ki onlar, cennette altın tahtlar üzerine kuruldular. Gördüm ki, Abdullah’ın tahtı, öteki iki arkadaşından birazcık eğik duruyordu. Bunun sebebini sordum, bana şöyle cevap verildi. Şehid olmadan önce Abdullah bazı tereddütler geçirmiş sonra şehid düşmüştü.. İşte bu, o yüzdendir…”

Halk üç kumandan için sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Onlardan her üçü için de ağıt sesleri yükseliyordu Peygamber Mescidinde… İlim, siyaset, irfan, ihlas ve aşk medresesinde..

Müslümanlar, Peygamberlerinin arkasından o günün akşam ve yatsı namazlarını kıldılar. Onlardan hiçbiri, Allah Rasülünün hüzün ve acı dolu yüzüne bakamadılar.. Ertesi günün sabahını kıldılar, gördüler ki Efendimizin hüznü; yerini sevinç ve neşeye terk etmiş… Derken Önderimiz onlara dönüp tebessümler yağdırmaya başladı.. Bazıları dayanamayıp sordular:

-“Canlarımız uğruna feda olsun Ya Rasülallah! Allah bilir ya sende gördüğümüz hüzün ve acıları göremiyoruz, şimdi…?!

Şöyle cevap verdi s.a.a.:

-“Sizin gördüğünüz hüzün, ashabımın öldürülmesinden kaynaklanıyordu… Şimdi ise onları Cennette karşılıklı tahtlara kurulmuş kardeşler olarak görüyorum…”

Peygamberin ashabından Ebu’d-Derda, halkdan bir grup arasında, Abdullah bin Revaha’nın ayrılığına ağlayıp şöyle diyordu:

Hiç bir günüm yok ki Abdullah’ı hatırlamayayım… Abdullahsız bir günüm olmasından Allah’a sığınırım… O benimle karşılaştığında şöyle derdi:

-“Ey Umeyr, otur da biraz imanımızı tazeleyip pekiştirelim..”

Allah’ın dilediği kadar otururduk… Sonra O, şöyle derdi:

-“Ey Umeyr, işte gerçek iman, işte hakiki insan budur…”
——————————————————————————–
[1] Yâsîn; 69
[2] Şuarâ: 224

Yorum Yap