ÇÖL YOLCULUĞU

ÇÖL YOLCULUĞUBir zamanlar insanların kabileler halinde yaşadığı bir ülke varmış.

Hemen bütün toprakları çöllerden meydana geliyormuş bu  ülkenin.

Burada ne kanun varmış, ne de devlet kuvveti.

Gücü olan herkes kendi başına buyrukmuş.

Bu sebeple insanların güvenli olarak bir yerden başka bir yere gitmeleri bile mümkün olamıyormuş.

İnsanlar ancak büyük güç ve otorite sahibi bir kimseye dayanırlarsa bir zarara uğramadan, rahatça seyahat edebiliyorlarmış.

İşte bu çöller diyarında birbirinden habersiz iki adam yaşarmış.

Zıt kişiliklere sahipmiş bu iki adam. Yani birbirlerine hiç benzemezlermiş.

Birisi oldukça iyi huylu ve alçak gönüllüymüş.

Diğeri ise insanlara tepeden bakan kendini beğenmiş bir kimseymiş.

Aynı günlerde ikisinin de işi çıkmış. Uzak yerlere seyahat etmeleri gerekiyormuş.

Hazırlanıp ayrı ayrı yola koyulmuşlar.

Alçak gönüllü olan, bir kabile reisinin adamıymış. Bu yolculuğu da görev gereği yapıyormuş zaten.

Kendi başına değil de bir reisin adamı olduğu için, yol boyunca önemli bir sıkıntıyla karşılaşmamış.

Hatta uğradığı yerlerde rahat etmiş.

Gerçi kimi zaman yol kesen eşkıyalara da rastlamıyor değilmiş.

O anda biraz korksa da onlara:

“Ben falan reisin adamıyım.” diye kendini tanıtıyormuş.

Eşkıyalar, reisin gücünden çekindikleri için kendisine bir kötülük yapamıyorlarmış.

Çölde, kalıcı bir yerleşim yeri yokmuş.

Bunun için sadece bazı çadırlara rastlıyormuş.

Bu kişinin yolu bir çadıra düşecek olsa, yine adamı olduğu reisinin adına saygı ve ikram görüyormuş.

Diğer kendini beğenmiş, kibirli adam ise, kimseye dayanmayıp hiçbir yerden güç almak istememiş.

Yol boyu kendi adına hareket etmiş.

Bu tutumundan dolayı pek çok sıkıntı çekip birçok zarara uğramış.

Bu yüzden de sürekli korku içinde geçmiş yolculuğu.

En gerekli ihtiyaçlarını bile gidermekte zorlanmış.

Bunlar için başkalarına yalvarmak zorunda bile kalmış.

Ne doğru dürüst karnını doyurabilmiş, ne de dinlenmesi mümkün olmuş.

Sonunda çok zavallı ve perişan bir duruma düşmüş.

Çektikleri bir yana herkese rezil olması da cabasıymış.

Ama bütün bunlar adamın kibri yüzünden gelmiş başına.

Hiçbir özelliği olmadığı halde kendini bir şey sanıyormuş.

Sevgili küçük dostum!

Buraya kadarki kısım bir masaldı. Ama öylesine bir masal da değildi.

Aslında bazı gerçekler bir başka biçimde anlatıldı.

Bu serüven, herkesle ilgili olduğu gibi seninle de ilgili.

Peki nasıl?

Şimdi ona bakalım:

Masaldaki o yolcu aslında sensin.

O çöl ise, yaşadığımız şu dünyadır.

Sen gerçekte çok güçsüz ve yoksul bir kimsesin.

Kendini güçlü ve zengin zannetmene sebep olacak bu dünyaya ait para, mal gibi güçlerin gerçekte güç sayılmaz.

Onların en nihayet belli bir noktaya, yani ölüme kadar geçerliliği vardır.

Üstelik şu yaşadığımız dünyada çok sayıda düşmanın da var.

Ayrıca yaşamak için yüzlerce, binlerce şeye ihtiyaç duyuyorsun.

Sonuçta nasılsa ikinci adamdan bir farkın kalmayacak.

İşte durum böyle olduğu için sen de masaldaki birinci adam gibi gerçek bir güce dayan, bir reisin adamı ol!

Fakat o reis, kendisi de aslında senden bir farkı olmayan bu dünyadaki reislerden bir reis olmasın!

Senin reisin ancak, bütün alemlerin yaratıcısı, sahibi ve hükümdarı olan Allah olabilir.

O’nun adamı olmak, her adımda  “Bismillah!” diyerek, O’na bağlanmakla olur.

Çünkü “Bismillah” demek, haddini bilmek, Allah’a dayanmak, O’nun adamı ve kulu olmak demektir.

Haddini bilip Allah’a dayanmak ise, insanı evrendeki her varlığa karşı dilenci olup her olay karşısında korkup titremekten kurtarır.

Onu güvenli, huzurlu bir yolcu yapar.

Böylelikle yol da güzelleşir, yolculuk da.

Hele de varılacak o yer güzeller güzeli bir yer, yani cennet olursa…

Yorum Yap