Musab bin Umeyr(ra)

DAĞINIK SAÇLI ŞEHİD MUS’AB BİN UMEYR (R.A.)

“Şüphesiz ki Allah, Hak uğrunda savaşarak öldürmekte, kendileri de öldürülmekle olan Mü’minlerin canlarını ve mallarını, Cennet karşılığında satın almıştır. O’nun Tevrat, İncil ve Kur’an’da kendi üzerinde hak olan bir va’didir.” Tevbe: 111

Yarımadanın göbeğindeki meşhur şehirde İbrahim a.s.’ın temelini attığı kutlu Beyt, Kureyş eşrafının evleri ile kuşatılmış vaziyetteydi. Şeref, kibir ve saltanat bakımından Abdimenaf oğullarından Umeyr bin Haşim’ in evi de Kabe’ye tepeden bakıyordu….

Oyun ve eğlenceli uzun bir gece Mekke eşrafı, Ümeyr ile eşi Hannas’ı kutlamak için onların neşe dolu evlerine doğru akıyordu. Zira Allah onlara yeni bir evlat bahşetmişti… Musab bin Umeyr doğmuştu…

Aylar ve seneler birbirini kovaladı… Musab, ni’met, konfor ve kibir dolu bir hayatın içerisinde yetişiyordu. Akranları arasında onun, zengin israfçı ailesinden kaynaklanan şımarıklık dolu bir çocukluğu vardı. Özellikle annesi, ileri gelen eşrafın çocuklarının yanında oğlunun özel bir yeri olması için elinden gelen her şeyi yapıyordu… Ki gerçekten de Mus’ab gençliğinde Mekkelilerin en gözde, en güzel, en havalı delikanlısı olmuştu… Artık O, yüzünün güzelliğini gösterebilmek için dolaşıyordu, kabileler arasında… Bunun ötesinde Mus’ab, cafcaflı bir hayatın adamı olmaya yöneliyor ve gününü gün etmenin sevdasında kâm alıyordu dünyadan… Babasının şerefi ile anasının zenginliği, eşyalar ve büyüklükten istediği her şeyi Onun hizmetine sunuyordu. Ve herkes onu nefsine ve dünyaya kendini alabildiğine kaptırmış bir halde, hep gülerken görüyorlardı.

Seneler ve aylar hep baştan çıkartıcı bir çılgınlığın içerisinde geçti Mu’sab’ın üzerinden. Onda acı, sıkıntı ve belaların izine bile rastlanmıyordu… Böylece yuvarlanıp geçti Musab ve zaman..

Ve bir gün anası onun yüzünde derin hüzün ve düşünce izleri görüyordu.. O gül yüzünün çizgilerinde sebebi bilinmeyen ciddiyet ve kararlılık okuyordu ana.. Allah’ın kendisine verdiği özel içgüdüleri yardımı ile yiğidinin içindeki şeylerin aslına erebilmek için çırpındıysa da, bir türlü muvaffak olamadı. Musab ise bu sıralarda akıp giden zamana dikkat nazarları ile bakarken hayatın ciddiyetini kavramaya çalışıyordu… Sanki geride bıraktığı günler ızdırab verici hülyalardan ibaretti. Yahut her gittiği yerde karşısına çıkan korkunç hayallerdi onlar… Hayır artık onlar ile kendisi arasındaki tüm bağları koparıp atan derin uçurumlar vardı arada… Anne şaşkın ve bitkin hallere düşüyor, Musab’ının başına gelen şeyden endişe ediyordu. Yiğit oğlunun ise vakar ve ciddi bakışları arttıkça artıyordu…

Ve çok geçmeden bir haber getiriyordu Osman bin Talha, anneye… Musab’ın Müslüman oluş haberini… Osman, gözleri ile görmüştü Musab’ın Muhammed (s.a.a) ve ashabı ile birlikte namaz kıldığını…

Evet, Mus’ab, Daru’l-Erkam’a girmişti.. Davetin tarih ve hayatında unutulmaz bir yeri olan eve.. O’nun müslümanlığı Müslümanların gücüne güç katmış, Peygamberin daveti Onun kanı ile yoğrulmuştu. Bu da onu küçüklüğünden büyüklüğüne yöneltiyordu. Genç delikanlı iman etmeden önce bir iyice düşündü. Yeni dinin hakikatini. Sağlam ve hür iradesi ile düşündü düşündü…

O’nun müslümanlığı büyük bir hicret olmuştu.. O dünya ve onun aldatıcı süsünü terk edip Allah ve Resulüne koşarak ilk hicretini gerçekleştirmişti. Bu hicret, derinlikleri değiştiren bir sır, Mekke’deki İslâm binası için sağlam bir tuğla olmuştu…

Delikanlının ailesi onun müslüman olduğunu öğrendiler. Onu inancından döndürme konusunda tüm ümitlerini yitirdiler.. Ona en acılı elemleri tattırdılar… Sonra zincirlere vurup hapsettiler Onu.. Fakat tüm bunlar Onun yüce kişiliği karşısında basit ve bir hiç olmuştu…

Derken Habeşistan’a hicret vuku buldu. Musab da inanan kardeşleri ile Necâşi’nin yurduna hicret etti. Bu Onun Allah ve Resulü uğruna ikinci hicreti oldu…

Orada Musab hayatında hiç rastlamadığı sıkıntılı bir hayatla karşılaştı. Sonunda çaresizlik içerisinde Mekke’ye dönenlerin içerisinde geri döndü… Yoksul bir hayat sürdü inancının gölgesinde, Resulullah’la beraber olmanın mutluluğunu hissede hissede… Aradan aylar geçti.. Genç yiğidin, sabır ve sebat içerisinde yoksulluk ve sıkıntısı arttıkça arttı… O kadar ki bir gün, ashabı ile oturan Peygaber s.a.a.’in yanına vardı. Üzerinde ince eski bir elbise parçası vardı. Bu onun tek sahib olduğu şeydi. O, onu çeşitli deri parçaları ile yamamış, vücudunu örtecek bir hale getirmişti. Soğuktan cesedi, yılan derisi gibi kasılmıştı. Ashab Onu görünce şefkat ve merhametle başlarını eğdiler. Çünkü o şerefli gencin sıkıntısını giderecek bir şeye onlar da sahip değillerdi.. Ve Musab selâm verdi. Selâmını Büyük Önder (s.a.a.) aldı ve Onu medh ederek şöyle buyurdu:

“Andolsun ki ben Musab’ı bilirim. Şu Mekke’de ana-babası yanında Ondan daha varlıklı yaşayan bir genç yoktu. Fakat Allah ve Resulü aşkıyla tüm bunlardan sıyrılıp hayra yöneldi.”

Birinci Akabe bey’atine katılan Medineli 12 kişi geri dönerken, Allah Resulü s.a.a. Musab’ı da onlarla beraber gönderdi. Onlara Kur’an’ı öğretsin ve dini gönüllerine nakşetsin diye.. Musab Esad bin Zurare’ye misafir oldu… Ev ev, kabile, kabile Ensarı dolaşıyor ve onları Allah ve Resulüne çağırıyordu Musab.. Birer ikişer insanlar müslüman olmaya başladı. Derken İslam, tüm Ensar evlerine yaydı..

Musab’ın eliyle, Sa’d bin Muaz ve Üseyd bin Hudayr müslüman oldular. Onların İslam’a girmeleriyle Medine’nin iki şerefli kabilesi arasında iman yerleşti. Onların ardından Evs ve Hazreç kabileleri müslüman oldular…

Musab bin Umeyr, insanlara cuma kıldırabilmek için izin isteyen bir mektup yazar Peygambere (s.a.a.) ve kendisine izin verilir.. Bunun üzerine O, onlara, Sa’d bin Hayseme’nin evinde cuma kıldırır, işte bu İslam’daki ilk cuma cemaatidir. Tüm bunlarla Musab, Allah ve Resulüne olan üçüncü hicretinde görevini eksiksiz yerine getirir…

Ertesi sene oldu.. Evs ve Hazreçli hac kafilesi ikinci Akabe Bey’atlerini yapmak için Allahın Resulü’ne gelmişlerdi.. Musab bin Umeyr de onlarla birlikte çıkmıştı. O’na bineğinde Esad bin Zürare arkadaşlık etmekteydi. Ve Büyük İslam Cemaati Harem topraklarına indi. İki kişilik bir heyet sevinçle Allah Resulünün evine koştu.. Sıcak bir buluşma olmuş, onların en büyüğü Büyük Önderin (s.a.a) huzuruna varıp Ensar’ın İslam haberlerini ve samimiyetlerine arz etmişti. Allah Resulü kıbleye yönelip sevinçle başını kaldırmış ve hepsi için hayır duada bulunmuştu..

Musab’ın anasına, oğlunun gelişi ve ilk önce Rasulullah’ın evine gitmeyi kendisine tercih edişi haberi ulaştı. Ona şu sözlerle birini gönderdi;

“Ey isyankar… Benim bulunduğum bir yere geliyorsun da beni ziyaretle işe başlamıyorsun demek?”

Musab şu sözleri ile elçiyi geri gönderdi.

-“Allah Resulü’nün önüne hiç kimseyi geçiremem..”

Daha sonra merhametli oğul anasının evine gitti. Ona selâm verince, ana oğlunu acılarla karşılayıp şöyle dedi:

“Sen çocukluğunda içinde olmadığın şey üzerine misin şimdi?”

O an şu cevabı verdi Musab:

-“Ben, Allah’ın; Resulü ve tüm Müminler için razı olduğu Peygamberin (s.a.a) dini üzereyim ana!”

Ana korktu çocuğunun geri gitmesinden ve şöyle dedi:

-“Senin ayrılıma dayanamadım.. Önce Habeşistan’a, şimdi de Medine’ye,”

Musab ısrarla başını salladı ve şöyle dedi:

-“Dinim uğruna gittim, gitmeseydim de başımı belaya mı soksaydım.. Daha mı iyi olurdu?”

Ana, oğlunu kendine döndürebilmek için bu gelişini değerlendirmek istedi ve onu hapsetmeyi planladı.. Bunu sezen Mus’ab şöyle dedi,

-“Andolsun ki, beni hapsedecek olursan üzerime geleni mutlaka öldüreceğim..!”

Tüm ümitlerini yitirdi ana. Çaresizlikle içini çeke çeke ağladı ve kendi haline bıraktı oğlunu.. Oğul ise, anasının bu hassas anını değerlendirmek istedi, onun hidayetini arzulayarak şöyle dedi:

-“Anacığım, ben seni düşünüyor ve sana acıyorum. Ne olur Allah’dan başka hiçbir ilahın (yaratıcı ve kanun koyucunun) olmadığına ve Muhammedin (s.a.a) O’nun Resulü olduğuna şehadet ediversen..”

Fakat, Cahiliyye karanlıkları ananın kalbini kaplamış, gönül gözünü silme kör etmişti.. Şöyle karşılık verdi:

-“Yıldızlara andolsun ki, hiç bir zaman dinine girmeyeceğim. O takdirde aklımı zayıflatmış ve fikrime değer vermemiş olurum. Fakat ben seni ve dinini terk ediyor, kendi dinim üzere kalıyorum…”

Hz. Musab, Allah Rasulü ile beraber Zilhicce’nin kalan günlerini, Muharrem ve Safer aylarını da geçirdi. Rebiül-evvel de, Peygamberin hicretinden 12 gün önce, ikinci kez Medine’ye hicret etti. Bu, Onun Allah ve Rasülü uğruna dördüncü hicreti idi…

Derken, Büyük Önder (s.a.a.) hicret yurduna teşrif buyurdu. Ve Medine de İslâm’ın ilk devletini kurdu.. Musab bin Umeyr (r.a.) bu ilk seneleri yoksulluk içerisinde ama halinden memnun olarak sabırla geçirdi.. Ve bir gün dellallar akide uğruna cihada çağırdı. Ve Bedir’de Kureyş ile bir avuç inanan ordusu arasında amansız bir savaş oldu. Musab r.a. o savaşın, en gözde genci, en atılgan yiğidi idi. Sonuçta Kureyş, liderlerini ve eşrafının öldürülmesi ile rezil kepaze bir halde, itler gibi uluyarak döndüler yurtlarına..

Bir başka gün de bir başka harb oldu. Bu sefer Uhud’da karşılaştı iki ordu.. Günün evvelinde zafer, müslümanlarındı. Fakat çok geçmeden onlardan bazılarının gözünü dünya metaı bürüdü, ganimet toplama sevdasına düştüler ve bozguna uğradılar.. Müslümanların sancağını taşıyan Musab bin Umeyr ise yalçın kayalar gibi dimdikti yerinde.. Kureyş süvarilerinden Kumeyye oğlu yaklaştı Ona, sağ eline vurdu ve elini kopardı Musab’ın. Bu sefer bahadır delikanlı, sol eline aldı sancağı. Dili ise Allah’ın şu ayetini okuyordu,

“Muhammed ancak bir Rasüldür. Ondan evvel de daha nice Peygamberler gelip geçmiştir.” [1]

Bu sefer, düşmanı sol eline vurdu, onu da kopardı. Eğildi Mus’ab, pazuları de kavradı sancağı… Bunun üzerine Allah düşmanı mızrağını sapladı Musab’ın göğsüne. Mızrak arkadan çıktı ve yere yıkıldı Musab… Sancakta düşmüştü Abduddar oğullarından Suveybit bin Sa’d ve Eburrum bin Umeyr acele davranıp sancağa yaklaştılar. Ve sancağı Şehid Musab’m kardeşi Eburrum almıştı. Savaş sonrası, şehidlerin başında duran Allah Rasulu şu ayeti okuyordu:

“Müminler içinde Allah’a verdikleri sözde sadakat gösteren erler var. İşte onlardan kimi adağını ödedi. Kimi de ödemeyi bekliyor. Onlar hiçbir şekilde ahidlerini değiştirmediler. ” [2]

Daha sonra Allah Rasulü Musab’ın getirilmesini emretti… O’na hüzün dolu bir halde ayrılık bakışları ile baktı. Mekke’de gerilerde kalmış günleri hatırladı ve Musabın cesedine hitaben şunları söyledi:

-“Ben seni Mekke’de gördüğümde, senden daha ince ipek elbise giyen ve senden daha güzel, uzun saçlı bir yiğit yoktu. Şimdi ise sen bir hırka içinde saçı başı dağınık bir haldesin…”

Sonra önderimiz s.a.a. ağladı, Musab’ın ve etrafındaki diğer şehidlerin cesetlerine bakıp şöyle söyledi:

“Şüphesiz ki Allah Resulü kıyamet günü Allah katında sizin şehidler olduğunuza şehadet edecektir.”

Yanındakilere dönerek de şunları ekledi sözlerine:

-“Ey insanlar!.. Gelin!.. Onları ziyaret edin ve selamlayın onları.. Canımı kudret elinde tutana yemin ederim ki, kıyamete dek onları selamlayanların selamlarına onlar karşılık verirler…” Evet Musab bin Umeyr r.a. Allah ve Resulüne beşinci ve son hicretini yapmış bulunuyordu böylece..

Allah’u Teala Müslümanlara nice fetihler lütfetti… Nice belde ve şehirlere sahip oldular onlar.. Bir defasında Peygamber Mescidinin kapı halkalarına tutunmuş olan Habbab bin Eret şöyle diyordu:

-“Bizler Pegamberle beraber hicret ettik. Bizim mükafatımızı vermek Allah’a kalmıştı. Bizden niceleri o mükafatlardan hiçbir şey yiyemeden geçip gittiler.. İşte Musab bin Umeyr onlardandır. Uhud günü şehid düştüğünde O’nu kefenleyecek kısa bir hırkadan başka bir şey bulunamamıştı. Biz onu ayakları üzerine koyuyorduk başı açık kalıyordu; başını örtüyorduk ayakları dışarıda kalıyordu…

Sonunda Peygamberimiz s.a.a. şöyle buyurmuştu:

-“Onu baş tarafına çekiniz ve ayaklarını izhır otu ile kapatınız…”

Evet; Bizden kimi de onun meyvelerini devşirip metalanıp duruyor.!”

İnsanlar Mescid’in bir tarafında birinin şu âyeti okuması için susmuştu sanki:

” ..Onlar cennette iken melekler de her bir kapıdan onların yanına sokulacaklar ve şöyle diyecekler:

-“..Sabrettiğiniz şeylere karşılık sizlere selam yurdu dünyanın en güzel sonucudur bu…” ” [3] ——————————————————————————–
[1] Al-i İmran; 144
[2] Ahzâb: 23
[3] Ra’d: 23-24

Yorum Yap