Cafer bin Ebu Talib(ra)

CA’FER BİN EBÎ TALİB (R.A.)

İnsanlar çeşitli soylardandır. Ben ve Ca’fer ise aynı soydanız.” Hadis-i Şerif

Fatıma binti Esed’in, Ebû Talib’le evliliği Kureyş eşrafı ve özellikle Haşim oğulları arasında yadırganan dehşetli bir olay olmuştu.. Ebû Talib akrabalarının ve kavminin geleneğini çiğnemekte ısrar etmiş ve Haşimi bir kızla evlenen ilk Haşimî olmuştu….

Mekke’nin Efendisi Abdulmuttalip vefat etmiş, ardından kavmi içindeki bu engin efendilik ve şerefi oğlu Ebû Talib’e bırakmıştı. O da, arablar arasında Ka’be’nin şerefini koruma konusunda elini avucunu açmış bol bol dağıtıyordu. O, yarımadanın çeşitli yerlerinden gelen kabilelerin müracaat mercii olmuştu.

Derken Mekke’nin başına yokluk ve kıtlık günleri musallat oldu. Kureyş alçaltıcı bir fakirliğe duçar oldu. Bununla birlikte Ebû Talib’in varlıklı hali de, zorluk, yokluk ve sıkıntılı bir hayata dönüştü.. Şereflilerin katlandığı sıkıntıları büyük lider de kat be kat göğüslüyordu. Onun kalabalık nüfusu izzetlilerin zayıflığına açık bir delil olmuştu. Kureyş’in gözdesi Muhammed s.a.a. Haşim oğullarının en varlıklısı olan amcası Abbas’a vardı. Henüz kendisine peygamberlik gelmemişti. Amcasına şöyle dedi:

-“Ey Abbas.. Şüphesiz biraderin Ebu Talib, kalabalık nüfuslu biri. Şu an halk görülmemiş bir sıkıntının içerisinde. Kalk, Ebû Talib’e gidelim ve onun yükünü biraz olsun hafifletelim. Çocuğunun birisini ben alayım, birisini de sen al da onların bakımlarını üstlenelim.”

Hz. Abbâs Emin yeğeninin çağrısına uydu. Beraberce Ebû Talib’in evine vardılar. O (s.a.a.), amcasına şöyle dedi:

-“İnsanlar içinde bulundukları sıkıntıdan kurtulana kadar, biz senin yükünü birazcık olsun hafifletmek, nüfusunu azaltmak isteriz…”

Emin insanın vefakarlığı karşısında ışıl ışıl oldu Ebû Tâlib’in gönlü. Şöyle cevab verdi;

-“Bana oğlum Akîl’i bırakın, gerisine dilediğinizi yapın…”

Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.a.) Hazreti Ali’yi alıp bağrına bastı. Abbas (r.a) da Hazreti Ca’fer’i alıp bağrına bastı..

İşte ondan sonra Hazreti Ali çocukluğundan itibaren Peygamberimiz’in eğitimi ve terbiyesi altında; Hazreti Ca’fer ise Hazreti Abbas’ın eğitimi altında yaşadılar. Nihayet Allah’u Teâla tüm alemlere hidayet rehberi olarak, Hak din ile Peygamberini gönderdi..

Ca’fer, Peygamber (s.a.a.) Darul Erkam’a yerleşmeden önce Müslüman oldu.. Ondan sonra da amcasının evine dönmeye gerek duymadı. Çünkü o, henüz müslümanlığını açıklamamıştı..!

Kureyşin müslümanlara baskısı arttı da arttı. Hz. Cafer de kafirlerin eziyetlerinden nasibini aldı. Onun için Mekke yaşanılmaz bir yer olmuştu. O da Habeşistan’a hicret etti. Hz. Cafer Habeşistan muhacirlerinin emiri idi. Beraberinde hanımı Esma binti Umeys de vardı. Habeşistan’da eşi Esma’dan oğlu Abdullah dünyaya geldi. Habeş topraklarında doğan ilk müslüman çocuktu Abdullah..

Kureyş, Habeş Kralı Necaşi’ye Abdullah bin Rebia ile kurnaz Amr bin As’ı kıymetli hediyelerle göndermişti. Onlar yazdıkları mektupla kraldan, babalarının dini putçuluğu bırakıp kendilerine ve sistemlerine karşı kıyam etmiş muhacirlerin elçilerine teslim edilmesini istiyorlardı..

Necaşi, gelen iki elçinin huzurunda, yeni din hakkında bilgi edinmek için Ca’fer’i çağırdı. Hazreti Ca’fer (r.a) müminlere yaraşan bir açık kalplilikle cevab verdi. Özetle şunları söyledi:

-“Ey Melik..! Bizler cahili bir toplum olup, taşlara tapar, murdar et yer, fuhuş yapar, akrabalık bağlarını koparır, konu komşuya kötülük yapardık. Güçlülerimiz zayıflarımızı ezerdi. Biz bu halde iken, Allah’u Teâla içimizden bir Peygamber gönderdi. Soyunu, sopunu, doğruluğunu, emanete riayet edişini, namusluluğunu bildiğimiz bir Peygamber O, bizi Allah’ı birlemeye ve O’na ibadete çağırdı. Bizim ve babalarımızın taş ve putlardan yaptıklarını terk etmeye davet etti.. Doğruluğu, emanete hıyanet etmemeyi, sılayı rahimi, konu komşuya iyilik etmeyi, haramlardan ve kan dökmekten kaçınmayı bizlere emretti. Kötülük ve ahlaksızlıkların her çeşidinden, yalan şahitlikten, yetim malı yemekten, namuslu kadınlara iftira etmekten bizi sakındırdı. Sadece Allah’a ibadet etmeyi, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamayı, namazı ikame etmeyi, zekat vermeyi ve oruç tutmayı bizlere emretti..

Bizler de O’nu doğrulayıp O’na iman ettik. O’nun Allah katından bize getirdiğine uyduk. İbadetimizi yalnızca Allah’a has kıldık. O’na hiçbir şeyi ortak koşmadık. O’nun bize haram kıldığını haram, helal kıldığını helal kabul ettik..

Kavmimiz bize karşı geldi. Bize eziyet ve işkenceler yaptı. Dinimiz konusunda bize olmadık şeyleri yaptı. Bizi Allah’a kulluktan putlara kulluğa döndürmek için, daha önce olduğu gibi pis ve kötü şeyleri helal kabul etmemiz için bize yapmadığı kalmadı.

Onlar bize zulmedip, bizi sıkıştırınca, bizi zor durumda bırakıp, dinimizle aramıza dikilince biz de çıktık geldik senin yurduna ey Melik..”

Tilki Amr bin As kendisi Hazreti İsa’nın kudsiyetine inanmadığı halde Melikle Müslüman muhacirlerin arasını açmak istediğinden şöyle dedi:

-“Ey adaletli kral.. Biz senden, Cafer’e Meryem oğlu İsa hakkında İslamın görüşünü sormanı istiyoruz. Bir sor bakalım!”

Cafer (r.a) sorulan nazik soruya cevab vermek için tekrar Necaşi’nin huzuruna oturdu.. Meryem suresinin baş tarafından okumaya başladı.. Kureyş elçilerinin önündeki Necaşi’nin mafsallarını titreten net bir okuyuşla… Melik ağlamaya başladı. Ağladı, ağladı..

Ca’fer Melikin kendisine gelebilmesi için bir müddet sustu, sonra şöyle devam etti:

-“Şüphesiz ki Allah katında İsa’nın durumu Adem Peygamber gibidir… O, Allah’ın kendisine nimet verdiği kuludur ancak…”

Bu nuranî hakikat karşısında Necaşî şunları söylemekten alamadı kendisini:

-“Allah’a yemin ederim ki, bu sizin anlattığınız şeylerle Hz. İsa’nın getirdiği şeyler aynı kaynaktan çıkıyor. Ben topraklarımda halkımı koruduğum her şeyden, hiçbir ayırım yapmadan Müslümanları da koruyacağım şüphesiz..”

Sonra Kureyşli elçilere dönüp şöyle dedi:

-“Haydi koyun gidin…! Hayır Vallahi, ebediyyen onları size teslim etmeyeceğim..!”

Kureyşli elçiler hezimet, zillet ve aşağılık yükleri ile kavimlerine döndüler.

Daha sonra Necaşî Müslüman olduğunu Ca’fer (r.a.) ve beraberindekilere açıkladı. Allah’ın takdir edip dilediği oluncaya kadar onu kendi kavmi ve halkından gizledi, ayrıca hiçbir tebliğciye müsaade etmediği halde Müslümanlar için dilediklerini, İslam’a davet edebilme iznini verdi. Habeşlilerden çoğu Müslüman oldular. Onlar Habeş toprakları ve onun ötesindeki kara toprak parçalarında, yeni dinin temel taşlarını oluşturdular..

Allah Rasulü (s.a.a.) Medine’ye hicret etti. Orada Allah’ın davası, müşriklerin zulüm ve baskılarından uzak bir halde kökleşti. Yarımadanın dört bir yanındaki insan toplulukları arasında yayıldı. Nihayet kuvvete kuvvetle karşılık verebilecek konuma geldi.. Ardından Hakkın kılıç kuvvetiyle desteklenmesi gündeme geldi.

Peygamberimiz (s.a.a.) Necaşî’ye Amr bin Umeyye’yi, Müslümanları güven içerisinde İslam Devletinin başkenti Medine’ye göndermesi için gönderdi.. Necaşî r.a. onları izzet ve ikramlarla iki gemi ile gönderdi. Onlar da Peygamberimizin s.a.a yanına döndüler. Kavuşma günü, Büyük Önderin (s.a.a) Haydar’ın [1] komutasındaki Ashabı ile birlikte Allah düşmanı Hayber Yahudilerinin kalelerini yerle bir ettiği güne denk geldi. İman edenler için en azılı düşman olan Yahudilerin son kalesinin de yıkılıp, yarımadanın onlardan temizlendiği gündü.

Peygamberimiz s.a.a. şefkatli bir baba gibi onları karşıladı ve kucak açtı. Sonra Hz. Ca’fer’i bağrına bastı, onu koklayıp alnından öptü ve şöyle buyurdu:

-“Hangisine sevineceğimi bilemiyorum.. Hayber’in fethine mi yoksa Ca’ferin dönüşüne mi?!..”

Daha sonra Yüce Rasül Ca’fer ve kardeşlerini çağırdı, tekrar onlara yönelip şunları söyledi Ca’fer’e:

“Sen ey Cafer.. Sen yaratılış ve ahlak bakımından bana ne de çok benzersin. Sen, benim üzerinde bulunduğum sîretim üzerinesin.”

Haşim oğullan gençlerinin efendisi Hz. Cafer, Medine’de fazla kalmadı.. Bir gün onu, Mute’de Rumlarla savaş için bir cihad davetçisi çağırdı.. Ca’fer, hanımı ve çocukları ile vedalaşıp yola çıktı, Zeyd bin Hârise’nin kumandası altında, ondan sonra ikinci ordu komutanı olarak..

Mute de, hiç de birbirinin dengi olmayan iki ordu karşı karşıya geldi.. Müslümanlar üç bin kişi, Rumlar yüz bin kişi, bir o kadar da harici Arab kuvvetleri olmak üzere..

Harp kızıştı ve değirmeninde erleri öğütmeye başladı.. Ordunun ilk kumandanı Hz. Zeyd yere düştü şehid olarak; dalgalanan sancağın altında.. Hemen öne geçti Hz. Ca’fer, şehîd komutanın yerini almak üzere, Hz. Peygamberin Medine’deki emri gereğince…

Kovulmuş şeytan, Haşim oğullarının yiğidine vardı, dünya hayatını ona süslü göstermeye ve ölümden korkutmaya yeltendi.. İçindeki iman ateşi, alevlenip sinsi vesveseciyi yakmak için harekete geçti o an.. Ca’fer harbin kızıştığı o sırada, etrafındaki askerlerin içersinde kendi kendine şöyle diyordu:

-“İşte bu an müminlerin kalblerinde imanı pekiştirip kökleştirecekleri andır.. Sense bana dünyayı sevdirmek istiyorsun…”

Sonra kumral atından aşağı atladı. Sağ ve soldan kılıcı ile düşman saflarını yararak daldı düşmanın içine. Bir yandan da şunları söylüyordu;

-“Cennet de, ona yaklaşmak da ne güzel ve ne tatlıdır. İçecekleri soğuktur onun..

Rumlar mı, onlara azab yaklaşmıştır. Onlar hem kafir hem de soysuzdurlar.

Onlarla cihad meydanında karşılaştığımda bana düşen ise, boyunlarını vurmaktır.”

Ardından Haşimi kumandan Rumların içerisine atıldı. Sağ ve soldan onlara vuruyor, düşman saflarının ta içlerine içlerine ilerliyordu. Onu hiçbir güç durduramıyordu. Rum komutanları bu kötü gidişten endişelendiler. Tüm kuvvetlerini yığıp Hz. Ca’feri kuşattılar dört bir yandan. Onun akışını durdurmaya, saflarının derinliklerine dalan atılganlığının önünde set oluşturmaya başlamışlardı.. Derken onun sağ eline bir kılıç darbesi vurmayı başardılar. Hemen sancağı soluna aldı Hz. Ca’fer. Çok geçmeden soluna da bir kılıç darbesi geldi. Sancağı pazuları ile tutmaya çalıştı. Ta ki Allah Rasülünün sancağı yerlere düşmesin… Bir yandan da tekbir ve tehliller getiriyordu Hz. Ca’fer. Sanki O, o anda muzaffer bir ordunun kumandanıydı..!

Kumandanın üzerinde kılıçlar sakırdıyordu. Derken ayakları da doğrandı. Vucud ikiye bölünmüştü.. Savaş sonrası vücudunda 93 öldürücü darbe izi sayılmıştı. Ama hepsi de göğsünde idi, sırtında değil…!

Öbür tarafdan Allah Rasülü (s.a.a.) savaşın olduğu günün ikindi namazından sonra Mescidde ashabı ile oturmuş bulunuyordu.. O an sanki O, gayb sahifelerini okur gibiydi. Oradakilere büyük savaşın sahnelerini bir bir anlatıyordu. Bir anda mübarek yüzü hüzünden kıpkırmızı kesilmiş bir halde şöyle buyuruyordu:

“Şu an sancağı Zeyd bin Harise aldı ve şehid oluncaya kadar savaştı.. Sonra sancağı Ca’fer aldı, o da şehid düşünceye kadar vuruştu.. Ca’fer’i iki kanadıyla cennette uçarken gördüm…”

Korkulu bir bekleyişten sonra Allah Rasülü, Mescidden ayrılıp Ca’fer’in evine doğru yürüdü. Hanımı Esma’yı çocuklarını yıkayıp saçlarını tararken buldu. Çocuklara yaklaştı, onları öpüp koklamaya ve ağlamaya başladı..

Olanlar kalbine dammış olan temiz hanım sordu:

-“Ey Allah’ın Rasülü anam babam sana feda olsun. Seni ağlatan ne? Yoksa Ca’fer ve ark adaşlarından bir haber mi var?

İplik, iplik gözyaşları süzülen Peygamberimiz cevap verdi:

-“Onlar bugün şehid düştüler.!”

Vefakar hanımın feryatları yükseldi göklere.. Onun acı ve gamını paylaşmak ve şehide ağlamak üzere müslüman hanımlar geldiler yanına.. Allah’ın Rasülü, Ca’fer ailesini matem tutarlarken çocuklarını ihmal ettiklerini gördü, gözleri yine yaşlarla doldu.. Hüzünle evden çıkıp, etrafındakilere şunları söyledi:

-“Ca’fer ailesine yemek yapmayı ihmal etmeyin. Çünkü onlar kendi acı derdleriyle meşguller.”

Akşam namazından sonra Peygamberimiz, ashabının arasında durdu. Ca’fer’i yâd edip şöyle buyurdu:

“Andolsun ki; ben O’nu cennette gördüm. Kanlara bulanmış iki kanadı vardı… Alnı da kanla kınalanmış halde idi.”

Derken aradan günler geçti. Ama her geçen gün Cafer ailesinin hüznünü artırdı hep. Bir gün bağrı yanık hanım, yanında oğlu Abdullah olduğu halde Rasulullah’a vardı. Yetim yavrularından, zengin ve cömert babalarından sonra karşılaştıkları sıkıntıları anlattı bir bir.. Allah Resulü (s.a.a), kendinden geçinceye kadar ağladı. Sonra şöyle buyurdu;

-“Onlar için fakirlikten dolayı endişelenme.. Ben dünyada ve ahirette onların velisiyim..”

Sonra devam etti Allah’ın elçisi;

-“Allah’ım Cafer ailesinin vekili sen ol. Abdullah’ın sağ eliyle yapacağı alışverişleri bereketli kıl Allahım..” Üç kere bu duayı tekrarladı.

Günler sonra İslam ordusu Mute’den döndü.. Çocuklar Medine girişinde onları azarlayıp toprak saçarak karşılamaya koşuştular. Onlarla beraber Ca’fer’in çocukları Abdullah ve Muhammed de çıkmışlardı. Şehid babalarının kokularını koklayabilmek için… Ordu gözükünce, çocuklar karşısında dikilip şöyle bağırmaya başladılar:

-“Ey kaçaklar.. Ey kaçaklar.. Demek siz Allah yolunda cihaddan kaçtınız ha..!”

Fakat orduyu karşılama üzere orada bulunan Büyük Önder s.a.a. hemen çocukları durdurup şöyle buyurdu.

“Hayır hayır, onlar Allah’ın izni ile yeniden hamle yapmak için geri çekilenlerdir.”

Allah Rasülü s.a.a. Ca’fer’in çocuklarından bir kaçını yanına alıp Medine’ye döndü. Şüphesiz O s.a.a. kumandan çocukları için ne güzel vekildi!

Şehidin çocukları bağrı yanık analarına vardılar. Yüzleri izzet ve şeref pırıltıları ile apaydınlıktı.. Çünkü onlar bugün cihad meydanında şehid babalarının yücelttiği büyük bir şerefin sahibi olmuşlardı. Ki babalarının tertemiz cesedi, şehadet adaylarının yolunu aydınlatmak için Mute topraklarında kalmıştı.
——————————————————————————–
[1] Hazreti Ca’fer’in, Haydar-Aslan lakablı kardeşi Hazreti Ali’nin komutasında Yahudilerin fitne mekanı Hayber fethedildi.. İki öncü kardeş yıllar sonra bu fethin ardından birbilerine kavuşabildi.

Yorum Yap